Biz, öğretmenimizin o günkü ruhsal durumunu, …

öğretmen öğrenci sınıf ders

Biz, öğretmenimizin o günkü ruhsal durumunu, …

Noktalama işaretlerine dikkat ederek sesli okuyunuz. Okurken ses tonunuzu, metindeki duygu ve düşüncelere bağlı olarak ayarlayınız. Sesli okumada hızlı okumaktan çok, uygun yerlerde duraklama yapmak önemlidir.

TARTIŞARAK… GERÇEĞE DOĞRU

öğretmen sınıf

Biz, öğretmenimizin o günkü ruhsal durumunu, kapıdan girip de “Günaydın!” dediğinde anlarız. Eğer bir sıkıntısı varsa “günaydın” sözcüğü öğretmenimizin ağzında ezilir. Tabii bu durum bizi de etkiler. Onun bize açılmasını bekleriz. Genellikle de açılır, sıkıntısının nedenini anlatır. Anlatmıyorsa içimizden biri mutlaka:

“Öğretmenim, bugün sizi biraz sıkıntılı gördük.” der.

Öğretmenimizin böyle bir durumda bir kez bile:

“Hayır, bunu da nereden çıkardınız?” dediğini duymadık. Tam tersine:

“Sizden özür diliyorum çocuklar.” diye söze başlar, gerisini getirir.

Fakat “günaydın” sözcüğü, öğretmenimizin ağzından bir kelebek gibi uçmuşsa o zaman öğretmenimizin neşesine biz de katılır, sevinçlerimizi çoğaltırız.

Biliyorum şimdi bazılarınız, “Öğretmen, eğer bir üzüntüsü, sıkıntısı varsa bunu sınıfa yansıtmayandır.” diyor ama inanın gerçek bu değil. Çünkü öğretmenlerimiz de bizimle aynı toplumda yaşayan insanlardır. Yaşadıklarından onlar da etkilenir elbet. Öğretmenimizi en çok üzen nedenlerin başında yeşilliklerin yok olması geliyor. Bir gün geçmiyor ki bu konu açılmamış olsun:

“Bakın çocuklar, bir şairimizin dediği gibi, insanlar yaşadıkları yere benzerler. Çok doğru geliyor bana bu. İnsan, yaşadığı coğrafya parçasından etkileniyor. Siz de bilirsiniz ki insanlığın tarihi, doğa tarihinin bir parçasıdır. Ama doğa, böyle bilinçsizce katledildikçe ben, insanlığın sonunu hiç de iyi görmüyorum. Bakın, apartmanlar yapacağız diyerek ağaçlar kesiliyor, ormanlar yok ediliyor. Doğa kirlendikçe insani yanlarımız da kirleniyor. İnsanlar daha hoşgörüsüz, daha anlayışsız, daha sabırsız olmaya başladılar.”

Size garip gelecek ama inanın, öğretmenimizin bu sözlerinden sonra ben, çevremizdeki betonlaşmaya daha bir nefretle bakmaya başladım. Sanki, dikilen her bina, yaşamımıza son verecek bir bombanın fitilini ateşlemek gibi gelmeye başladı bana.

Sınıf arkadaşım İlker:

“Öğretmenimizin dediklerine ben de katılıyorum ama kafamda çözemediğim bir sorun var.” dedi.

“Neymiş?” diye sordum.

“Derse girince bu konuyu öğretmenimizle tartışmak istiyorum.” diye yanıtladı. Bir meraklandım, bir meraklandım ki sormayın.

İlker, öğretmenimizden söz aldı:

“Öğretmenim!” dedi. “Bir yandan sanayileşeceğiz, bir yandan da doğayı tahrip etmeyeceğiz… Nasıl olacak bu? Bunu çok merak ediyorum, kaç zamandır size sormak istiyordum.”

Öğretmenimiz hemen yanıtlamak yerine:

“Sana teşekkür ederim İlker.” dedi. “Ama ben bu sorunun yanıtını sınıfça arayıp bulmaktan yanayım. Ne dersiniz çocuklar? Bakın, İlker ne diyor? Kalkınmak için sanayileşmek zorundayız. Sanayileşmek içinse ham madde filan gerekli. Ee, bu da doğanın kullanılması demektir. Sanayileşmeyip doğal mı kalalım, sanayileşip doğasız mı? Sanırım, tam olmasa da İlker’in demek istedikleri bu. Öyle değil mi İlker?”

İlker başıyla öğretmenimizi onayladı:

“Evet, bu bana tam bir kısır döngü gibi geliyor. İnsanlar bu kısır döngüden nasıl kurtulabilirler ki?”

İlker’in bu sorusundan sonra herkesi bir düşüncedir aldı. Mert:

“Bence insanlığın kurtuluşu, doğaya dönmektir.” dedi. “Sanayileşme adına, kentleşme, kalkınma, gelişme adına yapılanlar insanlığı daha gerilere götürmektedir.”

Deniz:

“Yani yeniden İlk Çağ’a mı dönelim?” diye sordu. “Bu düşünceye göre İlk Çağ insanları daha rahattı. Oysa gerçek bu değil.”

öğretmen öğrenci sınıf ders

Yiğit:

“Deniz’e katılmıyorum. ‘İlk Çağ’a mı dönelim?’ diyerek konuyu saptırıyor. Bunu isteyen yok tabii. Ama gelişmişlik adına yapılanlar, insan soyunun sonunu çabuklaştırıyor. O zaman da buna gelişmişlik demek yanlış oluyor.”

Artık söz alma zamanıydı:

“Bence teraziyi nerede kurduğumuz çok önemli.” diyerek başladım. “Teknolojik ve sanayileşme alanındaki gelişmişlik, yaşamın diğer alanında da gelişmişlikle koşut giderse buna uygarlık diyebiliriz. Ama yeşil alanları yok ederek oralara fabrikalar kurmak, sanayide ilerlemek olsa bile uygar olmak değildir.”

“Hem uygarlıktan söz edeceğiz, hem küçücük sanayi ürününü bile üretemeyeceğiz! Ben bunu kavrayamıyorum.” diyerek araya girdi İlker.

Şebnem:

“Gelişmiş bazı büyük devletler, ülkemizin kalkınmasını istemediği için adına yeşilcilik, doğacılık denilen hareketleri destekli destekliyorlar. Bize, aman sanayileşmeyin, yoksa denizleriniz kirlenir, havanız solunmaz bir hâl alır filan diyorlar. Ama ozon tabakasını delmekten de geri kalmıyorlar.”

Serap:

“Ama onlarda da çevreci hareketler var ve çok güçlüler.” dedi. “O bakımdan Şebnem arkadaşımıza katılmıyorum. Yeşilci, çevreci hareketler, o büyük devletlerin isteği dışında olan hareketlerdir.”

Doğrusu, tartışma düzeyli bir biçimde sürüp gidiyordu. Öğretmenimiz, bakışlarından anladığım kadarıyla bu tartışmanın böyle düzeyli sürüp gitmesinden memnundu. Arka sıralardan birine oturmuş, konuşulanları dinliyor, önündeki küçük kâğıt parçasına notlar alıyordu.

öğretmen sınıf ders

Tartışmanın seyri içinde sınıf arkadaşlarımızın birçoğu görüşlerini aktardı. En son öğretmenimiz söz istedi:

“Ben de bir şeyler söyleyebilir miyim çocuklar?” Sınıf başkanı arkadaşımız:

“Lütfen öğretmenim!” dedi.

“Şimdi çocuklar…” diyerek söze başladı öğretmenimiz. “Bence bu sınıfta haksız olan yok. Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi yani… Evet, doğal zenginliklerimize sahip çıkacağız. Evet, sanayi ve teknoloji alanında ilerleyeceğiz. Biçimsel olarak baktığımızda ikisi bir arada olmuyor. Ama hayır, olabiliyor. Dünyada bunun örnekleri çok. Örneğin, ben bir süre Almanya’da kaldığım için biliyorum. Almanya, hem sanayi alanında gelişmiş bir ülkedir hem de topraklarının tamamı ormanlarla, yeşil alanlarla kaplıdır. Kentleşme derseniz, o da ileri bir düzeydedir. Zaten bu gerçeği hepiniz biliyorsunuz. Ama Almanya ve onun gibi gelişmiş ülkelerde bir ağacın küçücük bir dalını bile koparamazsınız. Kentleri tertemizdir. Çok geniş parkları, bakımlı ormanları vardır. Öte yandan, çok gelişmiş sanayi dalları vardır. İşte istediğimiz bu: Akıllı bir biçimde gelişmek. Oysa şimdi bizde gördüğüm, tam bir bilinçsizlik! Bizde doğa talan ediliyor. Türkiye giderek çölleşiyor. Tabii bunun adı uygarlık değildir. Gelişmenin aynı zamanda uygarlık olarak adlandırılabilmesi için çok hesaplı, çok akıllı olması gerekiyor.”

Bu tartışma burada bitmedi tabii. Sınıfça araştırmalar yaptık, ülkemizdeki orman alanları, deniz kirliliği, sanayi atıklarının değerlendirilmesi gibi konularda kitaplar, ansiklopediler karıştırdık.

Sonuçta vardığım nokta şu oldu: Uygarlık, yalnızca teknolojik gelişme değildir.

Aydoğan YAVAŞLI
Arkadaş Hikâyeleri

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir